Sedef Ertekin – Sanatın Sofrasında, Zamanın Katmanlarında: Contemporary İstanbul 20 Yaşında

Tersane İstanbul’un taş zeminine adım attığımda, yirmi yılın ağırlığını taşıyan bir hafıza da benimle yürümeye başladı. Rüzgarın ve suyun yüzyıllardır süren diyaloguna bu kez çağdaş sanatın sesi eklendi. CI, 2006’dan bu yana yalnızca eserlerin sergilendiği bir alan değil; İstanbul’un küresel sanat haritasında kendine yer açma çabasının en somut sahnesi. İlk yıllarda şehri uluslararası sanat dünyasıyla tanıştırmış, Artful Armenia gibi projelerle kültürlerarası etkileşim yaratmıştı. Bugün ise artık bir “marka”ya dönüşmüş durumda. Bu yolculuk, İstanbul’un kültürel kimliğinin küresel ölçekte temsil edilebileceğinin kanıtı gibi.
Görünmeyen Sahnenin Emekleri
Fuarı gezerken yalnızca işlerin estetiğine değil, bu estetiği mümkün kılan görünmez sahneye de bakıyorum. Günümüz sanat sistemi, Danto’nun da söylediği gibi karmaşık, çok katmanlı bir yapı; ekonomik, politik, eğitsel ve kültürel unsurlar iç içe geçmiş durumda. CI’nin bu yıl galerilerin gümrük teminatının bir kısmını üstlenmesi ya da hava yolu desteği sağlaması, bu karmaşık sistemin arka planındaki kritik dokunuşlardan biri. Yirmi yıl boyunca ekonomik krizlerden pandemiye kadar kesintisiz devam etmiş bir etkinlikten söz ediyoruz. 2020’de Virtual CI platformuyla dijital evrene taşınması, 100.000’den fazla çevrimiçi ziyaretçiye ulaşması, bu fuarın “durmamak” üzerine kurulu bir karaktere sahip olduğunu gösteriyor.
Bir Feminist Sorunun Yankısı
Küratöryel odak bu yıl, Amerika’dan yükselen güçlü bir feminist sese çevriliyor: Judy Chicago’nun “What if Women Ruled the World” eseri. Bu işin önünde durduğumda, yalnızca bir soruyla değil, aynı zamanda bir tarihsel borçla karşı karşıya olduğumu hissettim. Chicago’nun interaktif kurgusu, izleyiciyi üretime ortak ediyor; cevaplarımız eserle birlikte geleceğe akıyor. Bu işin, CI’nin 20 yıllık tarihinde belki de en çok yankı bulacak anlardan biri olduğunu düşündüm. Çünkü burada yalnızca sanat değil, toplumsal tahayyül de tartışmaya açılıyor.

Malzemeden Işığa, Geçişlerin Ruhu
Fuar koridorlarında yürürken karşıma çıkan eserler arasında teknik geçişler var: bir galeride pasla pigmentin çarpışması, diğerinde yazılımın mekanın yerçekimini dönüştürmesi… Bu çok seslilik, CI’nin yirmi yılda geçirdiği dönüşümün bir aynası gibi. İlk beş yıl uluslararası diyaloğa kapı aralamış, 2012–2014 arasında İstanbul’u bir sanat markası olarak dünyaya taşımış, 2015 sonrası ise dijital ve kamusal alana odaklanarak yeni bir evreye geçmişti. Bugün geldiğimiz noktada, CI yalnızca bir sergi alanı değil; İstanbul’un belleğini dönüştüren bir kültürel aktör.
Hareket ile Sanat Arasında
Sanat ile hareket arasındaki sınırlar bu yıl çok görünür: BMW’nin 50. yıl Art Car seçkisi, Calder’in 1975 tarihli aracını Mehretu’nun yepyeni tasarımıyla yan yana getiriyor. Mekanın ritmiyle birleşen bu iki araç, yalnızca otomotiv tarihine değil, fuarın kendi hızına da işaret ediyor. Bir başka noktada Akbank Sanat’ın sunduğu Jannis Kounellis seçkisiyle karşılaşıyorum. Tuvalden taşan yoğunluk, Tersane’nin taş duvarlarıyla neredeyse bir yankı odası kuruyor. Ve bir köşede Sigg Sanat Vakfı’nın küratöryel seçkisi, resimle dijital kültür arasındaki ince çizgide yeni bir alan açıyor.
Şehrin Ritmi
CI’nin 20. yılı, yalnızca eserlerle değil, CIF Dialogues panelleriyle de İstanbul’un nabzını tutuyor. Dijital sanat, koleksiyoner pratikleri, şehirlerin kültürel ihtiyaçları masaya yatırılıyor; Marina Abramović gibi isimler bile bu tartışmaya dahil oluyor. Bu fuar artık sadece galerilerin vitrini değil, şehrin geleceğini şekillendiren bir forum. Rakamlar da bunu doğruluyor: 20 yılda 1.600 galeri, 10.000 sanatçı, 30.000 eser, 1.200.000 ziyaretçi… Bunlar bir fuarın değil, bir kültürel ekosistemin sayıları.
Contemporary İstanbul’un salonlarında dolaşırken fark ettim ki, sanat yalnızca gözle değil, damakla da konuşuyor. Bazı eserlerde kullanılan imgeler, malzemeler ya da kurgulanan sahneler, gastronomiyi bir anlatı aracı olarak merkeze alıyordu. Yemeğin ritüeli, sofranın sosyalliği ya da malzemenin dönüşümü… Hepsi, aslında çağdaş sanatın gündemine çoktan girmişti. İstanbul’un zengin gastronomi kültürünü bilen biri olarak, bu detaylara kayıtsız kalmak mümkün değildi. Çünkü kimi zaman bir tuvaldeki meyve kabuğu, kimi zaman bir enstalasyonda kullanılan ekmek kırıntısı, aslında toplumsal belleğin en güçlü kodlarını taşıyordu.
Dünyevi Zevkler Sofrası: Sofranın Tılsımı


Contemporary İstanbul’da karşıma çıkan en etkileyici gastronomik göndermelerden biri Vildan Hoşbak’ın “Dünyevi Zevkler Sofrası” oldu. Sanatçının işinde sofra, yalnızca yemekle kurulan bir ilişki değil; hem kutsal hem dünyevi bir alan olarak tanımlanıyor. Masanın etrafında toplanmak, aslında belleğin ve kimliğin yeniden kurulması. Işık izleyiciyi cama yansıyan kendi suretiyle yüzleştirirken, dışarının ışığını içeriye, içerinin sırrını dışarı taşıyor. Bu geçirgenlik, bana sofranın kadim bir ritüel olduğunu hatırlattı: her lokma, zevklerin ihtişamını taşırken aynı zamanda geçiciliğin izini de bırakıyor.


Bu işi izlerken, yemekle sanat arasındaki bağın aslında ne kadar köklü olduğunu düşündüm. Tıpkı bir tablonun yüzeyinde kalan boya gibi, sofrada da tatların belleği kalıyor. İkisinin ortak yanı, hem paylaşıma hem de zamana karşı direnmeye çalışması. Hoşbak’ın işinde sofra, yalnızca yemek yenen bir masa değil; birlik olma arzusunun çemberi, toplumsal hafızanın kırılgan aynası.
Gastronomi ve Sanatın Kesişiminde Yeni Diyaloglar
Fuarın gastronomik detaylara dokunan tek işi Hoşbak’ın sofrası değil. Dubai merkezli AWC Contemporary’nin getirdiği seçkide de bu kesişime işaret eden yapıtlar dikkat çekiyor. Sefa Catuk’un “The Last Supper, 2025” işi kutsal sofrayı günümüzün toplumsal bağlamına taşıyor. Bir başka yerde BREAKFAST kolektifinin kinetik işleri, doğadan alınan verilerle üretilmiş olsa da, bana doğrudan “beslenmenin ritmi”ni düşündürdü: tıpkı her sabah kurulan bir sofranın, gündelik ritüelin veri tabanına dönüşmesi gibi.


Bütün bu üretimlerin ortak noktasında “bir araya gelme” arzusu var. Sofra, ister kutsal bir ikon, ister hipergerçekçi bir heykelin fonu olsun, insanın en temel ihtiyacını—birlikte olmayı—işaret ediyor. Sanatçılar kimi zaman yiyeceği temsil eden sembollerle, kimi zaman sofra etrafında kurulmuş kadim imgelerle, kimi zaman da tüketim kültürünün gölgesinde kalan iştahla bu alanı yeniden yorumluyorlar.
Sofranın İzinde
Gastronomiyi çağdaş sanatın içine taşıyan bu işler, İstanbul’un da ruhuyla örtüşüyor. Çünkü bu şehirde yemek her zaman bir “sofra”ya, yani paylaşılan bir deneyime dönüşür. Hoşbak’ın işinde cama yansıyan yüzüm, Catuk’un yeniden kurguladığı Son Akşam Yemeği, Kışlaoğlu’nun dramatik portrelerindeki semboller… Hepsi bana aynı şeyi hatırlatıyor: sofralar, sadece karın doyurmak için değil, varlığımızı ve birlikteliğimizi onaylamak için kuruluyor.
Megan Baker’ın Rüzgarı
Sergiyi gezerken ilk kez karşılaştığım bir isim, bende kalıcı bir iz bıraktı: Megan Baker. Gillian Jason Gallery’nin standında, kadın sanatçıları destekleme misyonunun en güçlü örneklerinden biri olarak karşıma çıkan Baker, sanat tarihinden beslenen peyzajlarıyla adeta rüzgarı mekana taşıyordu. İşlerinde yalnızca bir manzara değil, hareketin kendisi vardı; fırça darbelerinin arkasında esen bir hava, insanı içine çeken görünmez bir akış.


Baker’ın üretimlerinde en çok hoşuma giden, sanat tarihiyle kurduğu sessiz diyalogdu. Büyük ustalara referans veren ama bunu taklit etmeden, kendi genç ve enerjik sesiyle yeniden yorumlayan bir yaklaşım. Fuar alanında genellikle yazılı açıklamalar eksik olur; oysa Gillian Jason Gallery’nin Baker’ın referanslarını duvara taşıması, izleyici için yepyeni bir okuma alanı açıyordu. Böylece yalnızca resimlere bakmıyor, onların ait oldukları tarihsel bağlama da dahil oluyorduk.
Benim için Baker’ın işlerinin asıl değeri, o rüzgarın kişisel bir deneyime dönüşmesinde gizliydi. Karşısında durduğumda, sanki geçmişin büyük ustalarıyla bugünün genç bir kadın sanatçısı aynı anda nefes alıyor, aynı fırça ucunda buluşuyordu. Contemporary İstanbul’un kalabalığı içinde bu kadar sahici, bu kadar taze bir enerjiye rastlamak, bana fuarın neden hala keşif için en doğru adres olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Apsu: Suyun Hafızası
Contemporary İstanbul’un kalabalığında bir an durup nefes almak istediğimde, yolum Izaka Terrace’ın standına düştü. Orada, sanatçı Ozan Türkkan’ın “Apsu” video enstalasyonu karşıladı beni. Antik Mezopotamya mitolojisinden ilhamla şekillenen bu iş, suyun yalnızca fiziksel değil, ruhsal ve evrensel anlamını da görünür kılıyordu.


Eserin sürekli devinim halinde olan yüzeyinde, suyun hayatı nasıl taşıdığına, nasıl bağlayıcı bir güç olduğuna dair görsel bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Dalgaların ritmi, ışığın akışı ve mekanın içine yayılan titreşim, insanın hem iç dünyasına hem de kolektif belleğe dokunuyor. Bir süre sonra video ekranı ile kendi nabzım arasında fark edilmeyen bir eşzamanlılık oluştu; sanki suyun sonsuz hareketi, izleyicinin kendi iç akışını da görünür kılıyordu.
“Apsu” bana şunu düşündürdü: Contemporary İstanbul, yalnızca resim ya da heykel değil; elementlerin, doğanın ve mitolojinin de fuar alanında yeniden vücut bulabileceğini gösteriyor. Bu işin suyla kurduğu bağ, aslında tüm serginin özünü özetliyor gibiydi: sanat, hem bugünle hem de binlerce yıllık hafızayla konuşuyor.
Gökhan Tüfekçi: Arabesk ile Minyatür Arasında
Fuarın kalabalığında yönümü değiştirdiğimde karşıma çıkan isim, bana bambaşka bir dünyanın kapısını araladı: Gökhan Tüfekçi. Onun işleri, alıştığımız galeri estetiğinden çok farklı; sokak sanatının özgür nefesini, popüler kültürün parlak imgeleriyle buluşturuyor. Arabesk kültürün melodramatik yoğunluğu, minyatür sanatının ince işçiliğiyle birleşiyor. Ortaya çıkan bu ironi dolu atmosfer, izleyiciyi hem tanıdık hem de yabancı bir evrenin içine çekiyor.


Bu keşfi benim için daha da özel kılan bir tesadüf var: Tüfekçi’nin bağlı olduğu galeri, Ankara merkezli Siyah Beyaz. Kendi doğum şehrimin adıyla karşılaşmak, gördüğüm işleri daha da yakın hissettirdi bana. Sanki o imgeler yalnızca sergi salonunda değil, hafızamın sokaklarında da dolaşıyordu.
Tüfekçi’nin yaptığı şey, masalları, ikonları ve popüler kültürün aşırı bilinen yüzlerini orijinal bağlamından koparıp kendi fantazisinin içine yerleştirmek. Bu yeniden kurgulama, izleyiciyle arasına hem mesafe hem de oyunlu bir yakınlık koyuyor: bir minyatürün disiplinli dünyasında arabeskin duygusal aşırılığına rastlamak ya da popüler kültürün parıltısını ironik bir masal atmosferinde bulmak… İşte bu karşıtlık, eserlerini bu kadar çarpıcı kılıyor.
Ve belki de asıl büyüsü burada: Bir yanda Megan Baker’ın sanat tarihine göndermeler yapan romantik peyzajlarıyla büyülenirken, kafanı çevirip Tüfekçi’nin ironik ve asi dünyasına adım atabiliyorsun. Contemporary İstanbul tam da bu yüzden etkileyici—çünkü seni tek bir duyguya sabitlemiyor, her adımda farklı bir ruh haline, farklı bir hayale taşıyor.
Kısa Kısa CI
Gemma Pepper – Galerie Esther Woerdehoff


İlk kez karşılaştım ve hemen etkilendim. Nostaljik ögelerle kurduğu kolaj çalışmaları bana Ekin Keser’in “Kendimden Bir Şeyler Aradım” sergisini hatırlattı. Başkalarının anılarından, belgelerinden kesilen parçalar bir anda izleyiciye ayna tutuyor. Pepper’ın işleri de tam böyle; hatıraların kırık parçalarından yeni bir bütün yaratıyor. Kendi adıma, bundan sonra işlerini yakından takip etmeye karar verdim.
Seda Gazioğlu – Summart


Gazioğlu’nun işleri beni doğrudan içine çekti. Geleneği çağdaş bir pratiğe dönüştürürken geliştirdiği kendine özgü “haritalama” dili, karmaşık düşünceleri basit, okunabilir formlara dönüştürüyor. Özellikle batıl inançlar, rüya yorumları ve gündelik hayatın görünmez kodları üzerine yaptığı araştırmalar, sıradan olanın içindeki mistik boyutları açığa çıkarıyor. Onun eserlerinde zihnin kıvrımlarını, alışkanlıklarımızın içindeki büyüyü görmek mümkün. Çalışmaları karşısında hem düşünsel hem de duygusal bir davete kapıldım.
Berk Arıkan – Summart


Arıkan’ın sergilediği işler tam anlamıyla bir süreç anlatısıydı. Proses başlığı altında topladığı eserlerinde, yaratım sürecini bir tür otobiyografik katman gibi açığa çıkarıyor. “Look At My Eyes” adlı akrilik çalışmasında göz çevresindeki siyah maskeler, dikkat çekici kırmızılarla birleşiyor; kan çağrışımı yapsa da aslında sanatçının vurguladığı yalnızca görünürlüğün gücü. “I Am Here” ise benim için sanatçının en etkileyici işlerinden biriydi: figürün yüzü gökkuşağı renk bloklarına bölünmüş, sabit kimlik kavramını reddederek akışkan, sürekli dönüşen bir benliği öne çıkarıyordu. Her renk, bireyin koşullara göre taktığı maskelerin sembolü gibi. Arıkan’ın bu yaklaşımı hem dokunaklı hem de çarpıcı bir okuma alanı sunuyor.
–
Tersane’nin avlusundan çıkarken rüzgar yine yüzüme çarpıyor. Arkada bıraktığım uğultu, insanların konuşmalarından çok, şehrin sanatla kurduğu yeni ritim. Ve o ritim, 28 Eylül’e kadar herkesi içine çağırıyor.

