Ayşe Osmanoğlu’nun Devrim Anlatısı: Çırağan ve Sürgün

Ayşe Osmanoğlu, yeni kitabında Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine dair kişisel hikayelerle dolu bir anlatım sunuyor.

Osmanlı hanedanının bir üyesi olan Ayşe Osmanoğlu, Palace in the Mist adlı eserinde imparatorluğun son dönemine dair aile içinden bir bakış açısı sunuyor. V. Murad ve Mehmed Reşad’ın soyundan gelen Osmanoğlu, 1908 Jön Türk Devrimi’ni yalnızca bir siyasi kırılma olarak değil, aynı zamanda Çırağan Sarayı’nda kapalı kalan hanedan üyeleri ve genç prenseslerin kişisel hikayeleriyle harmanlayarak anlatıyor.

Middle East Eye kaynaklı bir yazıya göre, bu eser, roman ve akademik tarih arasında bir yerde konumlanıyor ve gerçek kişilere dayanan aile hatıralarıyla zenginleştirilmiş bir çalışma olarak öne çıkıyor.

İngiltere’de yaşayan Ayşe Osmanoğlu, Osmanlı padişahları V. Murad ve Mehmed Reşad’ın torunu olarak, 1924’te hilafetin kaldırılmasının ardından İstanbul’dan sürgün edilen bir şehzadenin torunu olma özelliği taşıyor.

Osmanoğlu’nun 3 Temmuz’da Hanedan Press tarafından yayımlanan kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine dair aile mirasını gözler önüne seriyor. Yazar, kitabında dönemin az bilinen hatıralarının yanı sıra çocukluğunda büyüklerinden dinlediği aile hikayelerine de yer verdiğini belirtiyor.

Osmanoğlu, kitabın başında çocukluğunda dedesi, babaannesi, büyük halaları ve amcalarından pek çok hikaye dinlediğini ve bu anıları zihninde saklamaya çalıştığını ifade ediyor. Bu anlatıların, 20. yüzyılın başında Osmanlı saraylarında yaşayan insanların hayatına dair kendisine özel bir pencere açtığını vurguluyor.

Kitabın tarihsel arka planı 1876 yılına kadar uzanıyor. Yeni Osmanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nu liberal bir anayasal monarşiye dönüştürme amacıyla 30 Mayıs 1876’da Sultan Abdülaziz’e karşı bir darbe gerçekleştiriyor. Abdülaziz tahttan indirilerek yerine yeğeni V. Murad geçiyor. Ancak V. Murad’ın saltanatı kısa sürüyor; yaşadığı ruhsal çöküntü nedeniyle yönetmeye uygun olmadığına karar veriliyor ve taht, 1 Eylül 1876’da kardeşi II. Abdülhamid’e devrediliyor.

Bu dönemde anayasa ilan edilip parlamento açılıyor, ancak kısa süre sonra II. Abdülhamid parlamentoyu feshediyor ve muhalifleri tutuklamaya başlıyor. Kendi ailesini de tehdit olarak gördüğünden denetim altında tutuyor. V. Murad ve oğlu Şehzade Mehmed Selahaddin, Çırağan Sarayı’nda yıllarca kapalı kalan isimler arasında yer alıyor.

Middle East Eye yazısında, Osmanoğlu’nun kitabının bu kapatılmış hayatları yalnızca siyasi bir arka plan olarak değil, ailenin iç dünyası üzerinden anlattığı ifade ediliyor. Çırağan Sarayı, kitapta hem ihtişamın hem de hapsin sembolü olarak öne çıkıyor.

Kitap, II. Abdülhamid’in sert yönetiminin son yıllarında başlıyor. Osmanoğlu, dönemin siyasi gerilimini ayrıntılı bir şekilde ele alırken, padişahın kıyafetlerinden saray odalarının atmosferine kadar birçok detaya yer veriyor. Anlatımda ihanet ve isyan duygusu merkezde duruyor; Jön Türk karakterlerinden Yüzbaşı Hafız İsmail Hakkı gibi figürler, imparatorluğu anayasal bir düzene taşımak için padişaha karşı gelmenin sonuçlarıyla yüzleşiyor.

Kitapta, devrimci hücrelerin gizli toplantıları, saray içindeki korku atmosferi ve Abdülhamid yönetiminin paranoyası yan yana ilerliyor. Osmanoğlu, 1908’e giden süreci yalnızca büyük kararların tarihi olarak değil, aynı zamanda kuşku, sadakat, korku ve kopuşların tarihi olarak da ele alıyor.

Osmanoğlu, Osmanlı hanedanının kadınlarına da geniş bir yer ayırıyor. Kapatılmış saray hayatında büyüyen genç sultanların dünyasına odaklanıyor. Bu karakterlerden biri, V. Murad’ın torunu Rukiye Sultan. Kitapta Rukiye, Sir Arthur Conan Doyle’un II. Abdülhamid’e hediye ettiği Sherlock Holmes romanlarını tutkuyla okuyan bir prenses olarak tasvir ediliyor. Diğer bir karakter ise V. Murad’ın kızı Prenses Hatice. Hatice’nin genç Kemaleddin Paşa ile gizli aşk yazışmaları, saray hayatının baskıcı kuralları içinde trajik bir hikaye haline geliyor. Yazışmaların ortaya çıkmasıyla Hatice gözden düşerken, Kemaleddin Paşa sürgüne gönderiliyor; yıllar sonra İstanbul’a döndüğünde Hatice onu görmeyi reddediyor.

Osmanoğlu’nun anlatısındaki bu kişisel hikayeler, imparatorluğun siyasi krizleriyle iç içe geçmiş durumda. Sarayda düzenlenen görkemli davetler, kristal avizeler ve şerbet kokulu kahve gibi detaylar, kapalı ve ayrıcalıklı bir dünyanın atmosferini oluşturuyor.

Kitabın merkezindeki büyük siyasi kırılma ise Temmuz 1908’de gerçekleşiyor. Jön Türkler, II. Abdülhamid’i 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya ve parlamentoyu tekrar toplamaya zorlamak için harekete geçiyor. Bu süreçte şeyhülislamın tavrı kritik bir rol oynuyor; isyancılara karşı fetva vermesi istendiğinde, anayasanın şeriata uygun olduğunu belirtmesi, Abdülhamid yönetiminin elini zayıflatıyor.

Böylece parlamento yeniden faaliyete geçiyor ve padişahın mutlak otoritesi sınırlanıyor. Bu gelişme, yalnızca imparatorluğun yönetim biçimini değil, Çırağan’da kapalı tutulan V. Murad ailesinin hayatını da değiştiriyor. Devrim, Murad’ın ailesine yıllar sonra özgürlük getiriyor.

Ancak Osmanoğlu’nun kitabında 1908 Devrimi, yalnızca özgürlük ve anayasa hikayesi olarak ele alınmıyor. Middle East Eye yazısına göre, kitap, devrimin kısa sürede nasıl hayal kırıklıklarıyla çevrelendiğini de gözler önüne seriyor. Liberal gazeteci Ali Kemal, kitapta öne çıkan isimlerden biri olarak yer alıyor. Ali Kemal, özgürlükçü fikirleri ve basın mücadelesi ile anlatıda önemli bir yere sahip.

Diğer yandan, Jön Türk hareketi içinde merkeziyetçi ve bürokratik bir devlet anlayışı giderek güç kazanıyor. Abdülhamid’in kız kardeşinin oğlu Prens Sabahaddin, imparatorluğun ayakta kalabilmesi için vilayetlere özerklik verilmesi gerektiğini savunsa da bu görüş etkili olamıyor.

Kitapta devrimin ardından gelen süreç de hayal kırıklıklarıyla dolu. Hoşnutsuz askerler ve medrese öğrencilerinin başlattığı silahlı ayaklanma, Jön Türklerin sert müdahalesiyle bastırılıyor. Bu noktada devrimci hareketin kendi otoriter reflekslerini geliştirdiği vurgulanıyor. II. Abdülhamid, ayaklanmayı yatıştırmakla suçlanarak tahttan indiriliyor ve İstanbul’dan sürgün ediliyor. Yerine Osmanoğlu’nun atalarından Mehmed Reşad geçiyor. Ancak bu değişim, imparatorluk için huzurlu bir dönemin başlangıcını getirmiyor. Osmanoğlu’nun kitabı, 1908’in açtığı anayasal umut ile onu takip eden yeni gerilimler arasındaki mesafeyi gözler önüne seriyor.

Middle East Eye yazısında Palace in the Mist eserinin tür olarak kolayca sınıflandırılamadığı ifade ediliyor. Kitap, bir yandan roman gibi okunurken, diğer yandan ana karakterlerin gerçek kişiler olması ve anlatının hatıralara, aile anlatılarına ve tarihsel kaynaklara dayanması nedeniyle akademik tarihe de yaklaşmakta. Osmanoğlu’nun süslemeye mesafeli durması, bazı karakterlerin zaman zaman daha az derinleşmiş hissettirmesine yol açsa da bu tercih, kitabın tarihsel doğruluğunu ve sahiciliğini güçlendiriyor. Imran Mulla, kitabı “yüksek siyaset ile aile dramı arasında zarafetle ilerleyen” bir çalışma olarak tanımlıyor. Yazıya göre, Osmanoğlu, Osmanlı tarihine ilgi duyanlara hem içeriden hem de kişisel bir okuma sunuyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu