The Odyssey: Nolan’ın Destanı Görkemli Bir Şekilde Hayata Geçiyor
Nolan’ın The Odyssey filmi Londra’da gösterildi. Epik bir yolculukta mitler ve insanlık halleri ustaca harmanlanıyor.
Londra’daki IMAX sineması önünde, ulusal ve uluslararası basın mensupları ile sosyal medya yayıncıları uzun bir kuyruk oluşturmuş durumda. Gösterim saatinin yaklaşmasıyla birlikte, bazı izleyiciler İspanya-Fransa maçının çakışmasından dolayı endişe ederken, diğerleri sosyal medyada canlı yayın yapıyor. Çanta ve kimlik kontrollerinin ardından basın ambargosu belgelerini imzalıyoruz. Sinema salonunun büyüleyici atmosferi, film başlamadan önce bile izleyicileri etkisi altına alıyor. Işıklar sönüyor ve ekranda Odysseus’un hikayesi başlıyor; yaklaşık üç saat sürecek olan bu zaman yolculuğu başlıyor.
İnsanlaşan Mitler
Christopher Nolan’ın yarattığı evren, hem fantastik hem de insani bir derinlik taşıyor. Yıllardır bu projeyi hayata geçirmeyi planladığını belirttiği The Odyssey, yönetmenin başyapıtı olarak öne çıkıyor. Film, epik bir anlatımla birlikte derin bir hüzün ve yüzleşme duygusu barındırıyor. Matt Damon, Odysseus rolünde kendini izleyiciye inandırmayı başarıyor. Kiklopla karşılaşma, Sirenlerin arasından geçiş ve Ölüler Dünyası’ndan dönüş sahneleri, izleyiciyi onunla birlikte bir yolculuğa çıkarıyor. Damon, Odysseus’un yaşlanmasını, yorgunluğunu ve bedel ödemeyi kabullenmesini ustalıkla canlandırıyor. İzleyici olarak, Odysseus’a hayran kalmaktan çok, onu anlamaya başlıyoruz. Filmin oyuncu kadrosu ve performansları bu dünyayı hissetmemizi sağlıyor.
Odysseus, karmaşık bir karakter. Hatalar yapıyor, suçluluk duyuyor ve zaman zaman hırsına yeniliyor. Onu ayakta tutan en büyük güç zekası; ancak bu zekanın sonuçlarından duyduğu pişmanlık da film boyunca izleyiciye sunuluyor. Troya atı fikri, bir şehri yok ederken, savaş sahneleri insanın nasıl vahşileşebileceğini gözler önüne seriyor. Odysseus’un dönüşümü, bu noktada başlıyor.
Bir Olgunlaşma Hikayesi
Nolan’ın önceki filmlerinde olduğu gibi, bu filmde de Odysseus’un yaşamı boyunca süregelen bir hikaye anlatılıyor. Bu, olgunlaşan bir adamın eve dönüş hikayesi olduğu kadar, genç bir adamın yetişkinliğe geçişinin de öyküsü olarak karşımıza çıkıyor.
Film yalnızca Odysseus’u değil, destanda yer alan Telemakhos’u da ele alıyor. Bir adam yaşlılığa doğru ilerlerken, diğer bir adamın olgunlaşma sürecine tanıklık ediyoruz. Anne Hathaway’in canlandırdığı Penelope ile Tom Holland’ın Telemakhos’u arasındaki diyaloglar, filmin en etkileyici anlarından bazılarını oluşturuyor. Hathaway, Penelope’yi sadece sadık bir eş olarak değil, aynı zamanda oğlunu ve sarayını korumaya çalışan zeki bir hükümdar olarak da sunuyor.
Tanrılar, Kader ve Vicdan
Film, Odysseia’nın ana olay örgüsüne sadık kalıyor, ancak karakterleri, mitolojik unsurları ve finali modern bir yorumla yeniden şekillendiriyor. Bazı bölümler, Nausikaa veya Lotus Yiyenler gibi, kurguda atlanmış. Athena (Zendaya), Odysseus’un yolculuğuna, onun vicdanı gibi eşlik ediyor.
Film, destanın daha küçük karakterlerine de yer veriyor. Elliot Page’in canlandırdığı Sinon, kısa ama önemli bir rol üstlenirken, Agamemnon’un hikayesi, Odysseus’un dönüşümünü anlamamıza yardımcı oluyor. Bazı sahneler, izleyiciye bir korku filmi izliyormuş hissi veriyor.
Sakin sahnelerin ardından gelen aksiyon bölümleri, filmin ritmini belirliyor. Nolan, sinemasında sıkça kullandığı parçalı anlatımı bu hikayeye de uyarlıyor. Zaman zaman tempo düşse de bu yavaşlık, karakterlere ve kurulan dünyaya derinlik katıyor.
Nolan, 70mm IMAX kameralarının sunduğu muazzam derinliği sonuna kadar kullanıyor. Kamera açıları, izleyiciyi yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp, dalgaların ortasına atıyor. Ege Denizi’nin uçsuz bucaksız maviliği perdede parıldarken, Nolan’ın tercih ettiği soğuk renk paleti, Odysseus’un içsel yalnızlığını ve eve dönüş mücadelesinin melankolisini yansıtıyor. Karakterlerin yüzündeki kırışıklıklar ve gözlerindeki yorgunluk, oldukça etkileyici sahneler sunuyor. Film, ahlaki açıdan gri bir anlatı sunarken, savaşın zaferden çok kayıp getirdiği düşüncesini vurguluyor. Ancak Ege’nin zeytinlerini ve doğasını daha fazla görmek isterdim; zira Troya, kurak bir şehir olarak betimlenmiş. Oysa ki, ‘Bin Gemi’nin ticaret yollarını ele geçirmek için geldiği bu şehir, bereketli tarlalarıyla da ünlüydü!
Kalypso, Kirke, Antinous ve Helen
Charlize Theron, Kalypso rolünde başarılı bir performans sergiliyor. Onun sunduğu ölümsüzlük ile Odysseus’un ölümlü yaşamı ve evine dönme arzusu arasındaki çatışma, filmin temel temalarından birini oluşturuyor. Nolan, Kirke karakterini, hem fiziksel hem de davranışsal olarak destandakinden farklı bir şekilde ele almış. Bu tercihin ilginç yanları olsa da, karakterin etkisi yeterince derinleşmiyor.
Robert Pattinson ise övgüleri hak ediyor. Pattinson’ın canlandırdığı Antinous, Odysseus’un yokluğunda Penelope ile evlenmek ve Telemakhos’u öldürmek isteyen taliplerin lideridir. Pattinson, Antinous’u öyle bir şekilde canlandırıyor ki, karakterin kötülüğünü izlemek tuhaf bir keyif haline geliyor.
IMAX Evreni Büyüleyici
Menelaos’un yanında beliren Helen’i canlandıran Lupita Nyong’o, filmdeki performansıyla dikkat çekiyor. Oyuncu seçimini yalnızca ten rengi veya cinsiyet üzerinden değerlendirmek yerine, o oyuncunun karakteri ve anlatıyı ne kadar iyi taşıdığına bakmak gerektiğine inanıyorum.
Dünyada 1800’den fazla IMAX salonu bulunmasına rağmen, yalnızca 40 civarında gerçek 15/70mm kopyasıyla filmi izlemek oldukça keyifliydi. Gerçek denizde çekilen sahnelerin fiziksel etkisi perdede belirgin bir şekilde hissediliyor. Doğa, filmde bir arka plan olmaktan çıkıp, tanrılar kadar güçlü bir karaktere dönüşüyor. Ludwig Göransson’un müzikleri de filmin en güçlü unsurlarından biri. Lir ve bronz gong gibi antik dünyayı çağrıştıran sesler, çağdaş ve tehditkar bir müzik diliyle birleşiyor. Müzik, bazı sahnelerde savaşın büyüklüğünü artırırken, bazı anlarda Odysseus’un iç sesine dönüşüyor.
Nolan En Zoru Başarıyor
Nolan, belki de en zor olanı başarıyor: Hem mitolojiyi bilen ve yıllardır bu dünyayı zihninde yaşatan seyircilere hayal ettikleri evreni hissettiriyor hem de dünyanın en önemli destanlarından birini, onu daha önce hiç bilmeyenlere yaklaşık üç saat içinde anlatıyor. Nolan, destanın ana yapısına sadık kalırken finale kendi dokunuşunu eklemeden edemiyor. Bu tercihi sevip sevmediğimden henüz emin değilim. Şimdi sıradaki soru filmin gişede nasıl bir performans sergileyeceği. İlk tepkiler ve IMAX gösterimlerine yönelik yoğun ilgi, güçlü bir açılışa işaret ediyor. Ödül sezonunda da Nolan’ın adını görüntü yönetimi, müzik, ses, yapım tasarımı ve oyunculuk kategorilerinde sık sık duyacağımızı düşünüyorum.
Perde karardığında geriye şu soru kalıyor: Eve dönen, gerçekten aynı kişi midir? Kavuşunca hikaye biter mi, yoksa asıl o anda mı başlar?




